Anadolu’nun Kapılarını İslamiyet’e Açan Ulu Sultan Ebu’L-Feth

0
84

Türk tarihi, yaptıkları büyük hamlelerle dünyanın seyrini değiştiren ve akıllara durgunluk veren işleriyle hem İslâm âlemini, hem de dünya medeniyetlerini derinden etkileyen yüksek şahsiyetlerle doludur. Dokuz yüz otuz üç yıl önce, Malazgirt Ovası’nda Hristiyan Bizans ordusunu mağlûp ederek, diyar-ı Rum’u İslâm yurdu hâline getiren Selçuklu sultanı Ebu Şücâ’ Muhammed bin Alparslan Han’ın (ö.1072), bu şahsiyetlerin büyüklerinden birisi olduğunda şüphe yoktur.

1033 (H.425)’te dünyaya gelen Sultan Alparslan Hân, Selçuklu Devleti’nin ilk hüküm darı olan Tuğrul Bey’in kardeşlerinden Çağrı Bey’in oğludur. Selçuklu Devleti, Tuğrul Bey ve kardeşi Çağrı Bey’in kurduğu temeller üzerine oturmuş; Tuğrul Bey’in ölümünden sonra, yerine geçen yeğeni Alparslan’la da zirve noktasını bulmuştur.

Çağrı Bey ölüm döşeğinde iken, yerine oğlu Alparslan’ı bıraktığını açıkça bildirmiş ve veziri Nizâmülmülk’ü vezir yapmasını kendisine vasiyet etmişti. Sultan Alparslan tahta geçer geçmez babasının vasiyetini yerine getirerek, Nizâmülmülk’ü derhâl kendisine vezir tayin etti. Çocukluğundan beri yüreğinde taşıdığı, Müslümanları tek bir bayrak altında toplama ve İslâm’ı Alparslan’ın İslâm birliği yolundaki mücadelesinde büyük bir rol oynuyor, Sultan’ı bu yönde gayrete getirecek etkileyici sözler söylüyordu. Bir gün; “Sultan’ım! Horasan’da yüksek zâtın için öyle bir ordu hazırladım ki; bunların yardımı seni hiçbir zaman yalnız koymaz, uğrunda hedeften şaşmayan oklar atıp dururlar. Bu ordunun neferleri ulemâ ve evliyadır ki; bunlar dünyaya meyletmezler, sana ve orduna her daim dua kılarak yardım ederler!” diyerek, arkasındaki manevi güç ve destekten kendisini haberdar etmişti.

Alparslan doğuda İslâm birliğini sağlamakla uğraşırken, batıda da Roma topraklarına doğru hızla ilerlemeyi ihmâl etmeyip, 1064 yılı Şubat ayında “Rum gazâsı” adı verilen seferine çıktı. Bir ay devam eden şiddetli muhasaradan ve çarpışmadan sonra, 16 Ağustos’ta, Bizans’ın elindeki en müstahkem şehir olan Ani’yi zapt etti. Bu parlak zaferden sonra Alparslan’a, halife Kaim bi-Emri’llâh tarafından “Ebu’l-Feth” unvanı verildi.

Sultan Alparslan bu şanlı fethin ardından fetih yönünü doğu bölgesine kaydırarak, Mâverâünnehr topraklarını zapt etti. Alparslan’ın doğu seferi zaferle neticelenirken; Hazar Denizi’nden Taşkent’e kadar devam eden uçsuz bucaksız topraklar tamamen Selçuklu hâkimiyeti altına giriyordu.

Alparslan Anadolu’daki fetihleriyle, Hristiyan Rumlar için büyük kıymet taşıyan çok önemli şehirleri bir bir ele geçirmiş ve Bizanslılar için ciddî bir tehlike arz etmeye başlamıştı. Bunu sezen Hristiyan Rumlar, Anadolu’nun tamamen ellerinden çıkmasından endişe duyarak, 1068’de, kendisine Hristiyanların kurtarıcısı gözüyle baktıkları Romanos Diogenes’i başlarına İmparator olarak seçtiler.

Anadolu’daki Hristiyan şehirlerinin birer birer elden çıkmasına ve bu bölgelerde İslâm’ın hızla yayılmasına daha fazla tahammül gösteremeyen Romanos Diogenes’i, 13 Mart 1071’de, Anadolu’da süratle yayılan İslâm fetihlerini önlemek niyetiyle, iki yüz bin kişilik haçlı sürüsüyle yola çıktı. İmparator o güne kadar İslâm ordularına karşı hiçbir şey yapamadığını açıkça gördüğü hâlde, Alparslan’ı ve peşindeki bir avuç İslâm ordusunu yok etmek, Selçuklu ülkesini tamamen ele geçirmek; Bağdat’a inerek, İslâm halifesini öldürmek ve İslâm’ı yeryüzünden tamamen silmek gibi boş iddialar ortaya atıyor, kendi kendine olmayacak hayâllere kapılıyordu.

Romanos Diogenes böyle boş hayâllerle kendisini oyalarken, Sultan Alparslan 24 Ağustos 1071’de, ordusuyla birlikte Malazgirt’in doğusundaki Rahva Ovası’na yerleşmişti. Alparslan, Romanos Diogenes ’in iki yüz bin kişilik çapulcu sürüsünün karşısına, kırk bin kişilik İslâm ordusu ile dikilmiş ve Abbasî halifesi Kaim bi-Emri’llâh’ın emriyle cihat-ı Ekber ilân edilmişti.  Zamanın İslâm halifesi Kaim bi-Emri’llâh, 26 Ağustos 1071 Cuma günü iki yüz bin kişilik Hristiyan Bizans ordusuyla karşı karşıya gelecek olan Sultan Alparslan adına bir dua metni hazırlamış ve bu dua metnini Malazgirt Meydan Muharebesi’nden önce, mescitlerde okutmak üzere, yeryüzündeki bütün Müslüman devletlere yollamıştı.

“Yâ Rabbi!.. İslâm sancağını yükselt ve ona yardımını eksik eyleme! Küfrü, tamamen ortadan kaldıracak şekilde mahvet! Sana itaat etmek için canlarını esirgemeyen ve kanlarını dökerek rızana kavuşmaya çalışan mücahit kullarına güç ve kuvvet ver; yurtlarını muhafaza, kendilerini muzaffer eyle! Emîrü’l-Mü’minîn, şehinşâh-ı muazzam Muhammed Alparslan’ın dileğini kabul eyle! Din-i İslâm’ı yayıp, şerefli ismini yüceltebilmesi için onu desteğinden mahrum eyleme! Zira o yalnız senin rızan için kendi rahatını terk etti, senin yolunda malını feda etti, hatta canını dahi bu yolda fedaya hazır eyledi…

Tarih 26 Ağustos 1071 Cuma gününü gösterirken, artık fetih hazırlıkları tamamlanmış; Sultan Alparslan üzerine beyaz bir elbise giymiş ve atının kuyruğunu kendi elleriyle bağlamıştı. İslâm erleri arasında heyecanın doruk noktaya ulaştığı bu anda, Alparslan askerlerinin karşısına çıktı, onların önünde secdeye kapandı ve gözlerinden yaşlar boşalarak;

“Allah’ım! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin rızan uğrunda savaşıyorum. Allah’ım, ordumu muzaffer eyle; benim günahlarım yüzünden onları kahreyleme! Ya Rabbi! Niyetim hâlistir, bana yardım et, sözlerimde hilâf varsa beni kahret .” diye yalvardı. Bu manzarayı gören askerler yüksek bir sesle hep birden tekbir getirdiler.

Sultan Alparslan bu duasından sonra derhâl atına binerek, ordusunun karşısına geçti ve üzerindeki beyaz elbiseye işaret ederek;
“Beylerim!.. Yiğitlerim!.. Din-i İslâm için yarış eden gazilerim!.. İşte ben kefenimi giydim! Rıza-i Bari için, içinizden bir nefer gibi çarpışacağım. Eğer şehadet müyesser olursa, bu beyaz elbise benim kefenim olsun! O meyanda, oğlumuz Melik şah elbette ki başbuğdur!..


Küffarın sayısı çok, silâhları da bir haylice! Bizim sayımız az, fakat Allah-u Teâlâ bizimle!.. Bugün burada Allah’tan başka Sultan yoktur! Bütün müminlerin mescitlerde bize dua ettiği şu saatte, ben kendimi düşman üzerine atmayı diliyorum! Ya muzaffer oluruz, yahut şehit oluruz!..” diye hitap etti.


Ardından mücahitlerin “Yâ Allah, Bismillah, Allâhu Ekber!” sesleri arasında kösler vurulmaya, davullar çalınmaya başladı. Alparslan’ın kılıcını ileri doğru uzatarak verdiği hücum emriyle, İslâm erleri süratle düşman saflarının arasına daldı. Takatleri kesildikçe, Sultan Alparslan’ın; “Vurun yiğitlerim!.. Koman gazilerim!.. Vurun Huda aşkına!..” sözleriyle toparlanıp yeniden harekete geçen İslâm mücahitleri, akşam vakti girmeden küfür ordusunu tamamen imha ettiler. Malazgirt ovası yüz binden fazla Bizanslı ’ya mezar olmuş, savaş Müslüman Türker’in galibiyetiyle son bulmuştu.

Savaştan sonra Sultan Alparslan Romanos Diogenes’i serbest bırakmış; Anadolu Alparslan’ın eliyle artık bir İslâm yurdu hâline gelmiş; Anadolu’nun içlerine doğru ilerleyen Türk beyleri, kısa bir zamanda diyar-ı Rum’un en ücra köşelerine kadar İslâm sancağını dikmişlerdir.

Muzaffer hakan Sultan Alparslan Hân, İslâm tarihinin akışını değiştiren bu büyük muharebenin şanlı neticesini görünce, sevinç gözyaşları içinde şükür secdesine kapandı. Fethedilen topraklardaki beldelerin bir an önce İslamlaşması için; kiminde yeni câmîler yaptırdı, kiminde de kiliseleri câmiye çevirip İslâm âlemine bağışladı.

Hükümdarlığı müddetince, İslâm’dan hiç taviz vermeyen ve bütün ömrünü, İslâm’ı içten ve dıştan tehdit eden yıkıcı kâfirlerle mücadele etmekle geçiren, Sultan Alparslan; mü’min halka karşı son derece şefkat ve merhametle muamele eden yumuşak tabiatlı bir hükümdar olduğu gibi; İslâm’ı içten yıkmak isteyen bölücü fırkalara ve dıştan saldırmaya kalkışan küffar ordularına karşı da, aynı derecede azîm ve sertlik gösteren, azamet ve dirayet sâhibi bir kumandandı.

Alparslan’ın dokuz yüz otuz üç yıl önce, şanlı ve parlak bir zaferle Müslümanlara hediye ettiği Anadolu topraklarını tekrar ele geçirmeye çalışan küffarla işbirliği etmek; hiç şüphe yok ki, hem Sultan Alparslan’a ve şanlı ordusuna, hem de dine ve vatana karşı yapılmış en büyük ihanettir. Bu güzel vatanı küffara peşkeş çekmek isteyen münafıklara yol vermemek her şuurlu müminin vazifesidir.

Türkmen takviminde 2002 yılından Temmuz 2008’e kadar Ağustos ayı Alp Arslan olarak adlandırılmıştır.
2005 yılından bu yana Yusuf Halaçoğlu başkanlığında yapılan kazı ve çalışmalarda mezarının Merv şehrinde olduğu tespit edilmiştir[5]

Şeyda KÖŞKER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz