Teknoreset
Ana Sayfa > Gündem > Serdar-Hakan Abdülhamit Han

Serdar-Hakan Abdülhamit Han

Sevgili okurum sizlere peygamber efendimizin ruhaniyeti rahatsız olmasın diye tren raylarına keçe döşeten ve “Biz can çekişen bir millet değiliz! Yatağından taşan bir nehre benziyoruz, bizi zinde tutabilecek yegâne kuvvet İslamiyet’tir. ” diyen Abdülhamit han’ ın manevi kişiliğini anlatacağım. Rahman ve rahim olan Allah’ın adı ile başlayalım.

Siyasi dehâ, büyük bir devlet ve aksiyon adamı, yüce şahsiyet, dindâr, tasavvuf ehli ve yüce bir Velî Sultan II. Abdülhamid Hân Cennet-mekân Rahmetullahi aleyh… Bu saydığımız vasıfları içinde onun, en fazla öne çıkan hususiyetlerinin başında dindarlığı-takvası, muhafazakârlığı, maneviyat erbabı olması gelir. Hayatı boyunca ibadetlerini hiç aksatmamış, abdestsiz evrak imzalamamış, Saray etrafında nöbet tutan askerleri dahi daima taharet üzere bulunmuş bir şahsiyet…

Abdülhamid Han’ın kadere inancı, maneviyat sultanı üstadı, Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiye’ nin 32’nci halkası Selâhaddin İbnü Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretlerine olan itaat-bağlılık ve teslimiyeti fevkaladeydi. Ona her Cuma bir fayton tahsis ederek, Mihmendâr-ı Rasûl Hz. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûbi’l-Ensârî’yi (r.a.) ziyaret etmesini temin ederdi.

Hacca gidemese bile -ki bazı kayıtlara göre gizlice gittiği de belirtilmiştir-, başkaları tarafından pek çok defa orada görülmüş ve Osmanlı’nın büyük “Velî” padişahlarından biri olarak tavsif olunmuş bir sultandı o.

Bir hac rehberinin anlattıklarından, 2. Abdülhamid Han’ın hac yaptığını öğrenmekteyiz.. Malum, Osmanlılar zamanında 1900’lü yıllarda, mukaddes topraklarda bugünkü gibi Otel sistemi yoktu… Bu sebeple buralarda yaşayan halk, günlerce önceden şehir dışına çıkar, hiç tanımadığı bir yerden hac yapmak maksadı ile gelen kişileri karşılar, evinde misafir eder, her türlü ihtiyacını karşılar ve bundan da büyük şeref duyarlardı… İşte böyle bir hac mevsiminde tahminimce 1903-1904 yılları Mekke halkı yine hacıları karşılamak üzere şehir dışına çıkmış… Bu şahıslardan biri, gözüne kestirdiği uzun boylu, endamlı, sakallı, normal giyimli birisinin yanına yaklaşarak, kendisini evinde misafir etmek istediğini bildirip, eğer gelirse büyük şeref duyacağını söyleyerek rica minnet evine davet etmiş…

Gelen zat hac müddeti boyunca o kişinin evinde kalmış… Hac zamanı bitiminde bu iki kişi helâlleşerek ayrılmışlar. Ayrılırken, hacı olan zat, hane sahibine bir kese altın hediye etmek istemiş… Hane sahibi bu altınları kabul etmek istememişse de, hacı olan zat fevkalâde ısrar edince, ev sahibi kabul etmek zorunda kalmış… Bir de mektup bırakıp ev sahibine demiş ki:

“Bu mektubu ben gittikten en az bir gün sonra Mekke Emiri’ ne teslim et!” Hacı gittikten bir müddet sonra hane sahibi kendi kendine;  “Allah, Allah! Ben kim,  koskoca Mekke Emiri kim, bu mektubu yazan o hacı kim!” diye düşünmüş. Derken hanımı mektubu Mekke Emiri’ ne muhakkak vermesi gerektiğini, aksi hâlde vebal altında kalacağını söyleyerek beyini ikna etmiş… Neticede çeşitli mercilerden geçerek mektubu Mekke Emiri’ ne vermiş… Emir, mektubu açınca hemen ayağa kalkmış, selâm durmuş ve hane sahibine sormuş:

– Şimdi nerede bu misafir ettiğin zat-ı muhterem?

– Efendim, haccını tamamlayıp memleketine döndü.

– Bak mektup nasıl başlıyor: “Ben Harem-i Şerifin Hadimi Halife-i Müslim’in Sultan Abdülhamid Hân-ı Sen ki…”

Bunu duyan adam hayretler içinde kalmış! Ve 2 gün kendisine gelememiş. Meğer hac süresince rehberlik edip gezdirdiği zât Osmanlı padişahı, Sultan II. Abdülhamid hazretleri değil miymiş? Sultan hazretleri yazdığı mektupta, emire, bu zât’ a büyük bir bina verilmesini ve çoluk çocuğuna maaş bağlanmasını da emretmiş…

Görüldüğü gibi hac rehberinin bu hatıratından II. Abdülhamid Hân’ ın da devlet geleneğine ve hassasiyetine uygun davranarak düşmanı uyandırmamak ve halkı tedirgin etmemek için tebdil-i kıyafetle gizlice (tren yoluyla kısa zamanda kimseye fark ettirmeden) hacca gittiği anlaşılmaktadır.   

Sultan Abdülhamid (aleyh), rivayete göre, yatağının başında daima temiz bir tuğla bulundururmuş. Bu tuğlayı, yataktan kalktığında çeşmeye kadar abdestsiz yere basmadan, teyemmüm almak için kullanırmış. Bir gün hanımının, niçin böyle çok titiz hareket ettiğini sorması üzerine şu ibret dolu, fevkalâde düşündürücü olan enfes cevabı vermiş:

“Bunca Müslümanın Halifesi olarak, biz sünnet ölçülerine dikkat etmezsek, Ümmet-i Muhammed bundan zarar görür!” Bu yüzden padişah, acil bir iş zuhur ettiğinde, gecenin hangi vakti olursa olsun uyandırılmasını ister, o işin ertesi güne bırakılmasına kesinlikle rıza göstermezmiş… Mâbeyn Başkâtibi Esad Bey, bu hususta şu fevkalade ibret ve derslerle dolu hatıratını nakletmektedir:

“Bir gece yarısı, çok mühim bir haberin imzası için Sultan’ın kapısını çaldım. Fakat açılmadı. Bir müddet bekledikten sonra tekrar çaldım, yine açılmadı. ‘Acaba Sultan’a emr-i Hak (ölüm) mı vâkî (gerçekleşti) oldu?’ diye endişelendim. Biraz sonra tekrar çaldım; bu sefer kapı açıldı ve Sultan elinde bir havlu ile kapıda göründü… Yüzünü kuruluyordu. Tebessüm etti: “Evladım, bu vakitte çok mühim bir iş için geldiğinizi anladım. Kapıyı daha ilk vuruşunuzda uyandım, ancak abdest aldığım için geciktim kusura bakma!. Ben bu kadar zamandır milletimin hiçbir evrakına abdestsiz imza atmadım. Getir imzalayayım!” Ve besmele çekerek evrakı imzaladı.

Sultan’ın manevi kişiliğine bir diğer örnek ise türbe olayıdır. Sultan II. Abdülhamid Han zamanında Yavuz Sultan Selim’in türbedarının hanımı gebe kalır ve bir gün canı kiraz çeker. Ve kocasına der ki:

– ” Canım çok kiraz çekti bana bir kilo kiraz alda gel.” Adam çarşıda köşe bucak kiraz aramaya koyulur. Kiraz var ama çok pahalıdır. Bir türlü parasını toplayıp kiraz parasını bir araya getiremez. Döner dolaşır türbeye gelir. Kabir ’in yanı başında oturur ve sandukaya vurur. Der ki:

– Ey büyük İslam padişahı, cihan şahı, onca senedir hizmetini görürüm ama bir himmetini görmedim” diyerek sandukaya dokundurur elini.

Daha sonra evine gider ve karısına alamadığını söyler karısı biraz üzülür haliyle. Ertesi sabah kapıya iki asker gelir ve faytonu göstererek “Sultan Hazretleri seni huzura bekler, hemen çağırır” derler. Adam bir an tereddüt eder içinden. Emri tebliğ eden asker fazla sabırlı değildir.

– Efendi ne durursun, Sultanın emrini tebliğ ederim sana! Türbedar bakar ki ağırdan almanın zararı olacak… Çaresiz faytona atlar, doğruca sarayın avlusuna giderler. Nöbetçiler girer çıkar, hemen huzura alırlar türbedarı. Sultan Abdülhamid Han, türbedarı tepeden aşağı bir süzer. Sonra, kelimelere basa basa fakat yumuşak bir eda ile sorar:

– Ceddim Yavuz Sultan Selim Han’ın türbedarı sen misin?

Adam güçlükle cevap verir:

– Evet Sultanım!

– Söyle bakalım dün türbede neler oldu?

– Derdin nedir? Bir meselen olmalı?

Bir anda zihninden bir sürü şey geçer. Acaba Sultan neyi sormak istiyor.

– Neyi kast ediyor? Hangi derdimi soruyor? Şaşkın ve ürkek bir eda ile :

– Sultanım bir şeyler olmadı, bir derdim de yoktur, sağlığınıza duacıyım.

Abdülhamid Han, hem sesini yükseltir hem de sertleştirir.

– Türbedar efendi! Sana söylerim. Dün türbede neler oldu, meselen nedir, açık söyle!

Bir şeyler hisseder gibi oldu ama söylemeye cesaret gerek. İster istemez hadiseyi anlatır:

-Sultanım zevcem hamile. Benden kiraz istedi. Çok pahalı olduğu için alamadım. Bunun için de velinimetim Sultan Selim Han’ın sandukasına dokundum : “Bir himmetini görmedim.” dedim.

Ortalığı bir sessizlik kaplar. İki tarafta da derin tefekkür.

Neden sonra daldığı âlemden çıkan Abdülhamid Han, söylenmeye başlar:

– Sen orda dedemin sandukasına vurdun, o da burada sabaha kadar benim başıma vurdu. Al şu bir kese altını, bir daha da böyle şeyler için dedemi rahatsız etme, doğruca bana gel!

Bundan sonra emir subayına dönen Abdülhamid Han:

_ Selim Han’ın türbedarının maaşı iki misline çıkarılsın, sıkıntıdan kurtulsun. Bir derdi olunca da hemen bana gelmesine izin verilsin. İşte maneviyat dolu bir hadise okudunuz özümüz, ceddimiz nasılda muazzam bir ruhaniyete sahip.

İşte 31 Mart olayıyla İttihatçılar tarafından tahttan indirilip Selanik’ e gönderilen Sultan II. Abdülhamid’ in, bu dönemde Suriye’deki Şeyhi Mahmut Ebu Şamat’ a yazdığı Filistin mektubundan dikkat çeken satırlar:  Ancak ve ancak ‘Jön Türk’ ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti’ nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslamiye’ yi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: ‘Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslamiye’ ye ve Ümmet-i Muhammediye’ ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatın ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem’ diye kat” î cevap verdikten sonra hal’imde ittifak ettiler. Ve beni Selanik’e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâlâ’ ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Âlem-i İslâm’a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin’de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.



Ben bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam. Zira bu vatan bana değil milletime aittir, milletimde bu toprakları ancak aldığı fiyata verir çünkü bu topraklar kanla alınmıştır kanla verilir. Üstün siyasi deha ve devlet aşkını Sultan Abdülhamit’in bu sözünde de görüyoruz. Ülkemizin, içinde bulunduğu durum öyle dua edilesi ki, sünnet ehli bir mümin ve mümine olmak unutula gelmiş batı emperyalizmini moda edinmişiz. Kendi kutsallarımızı unutmak bizi başka kutsallara yaklaştıracaktır. Ulu sultan Abdülhamit’in manevi kişiliğini yine onun zalimlere beddua millete dua niteliği taşıyan duası ile süsleyelim.

İşte Abdülhamid Han’ın Duası:

Allah’ ım helal etmiyorum!

Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere, hakkımı helal etmiyorum!

Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zerrelerimi koparsalar, sarayımı yaksalar, hanümanımı, hanedanımı söndürseler, çoluğumu gözümün önünde parçalasalar helal ederdim de Sevgili’ nin (sallâllahu Aleyhi ve Sellem) yolunda yürüdüğüm için beni bu hale getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hakkımı helal etmem!

Allah’ ım! Mukaddes isimlerine kurban olduğum Allah’ ım!

Ya Âdil!

Bana “Kızıl Sultan” adını takan ve devrilmem için ellerinden geleni yapan Ermenileri, şimdi beni devirenlere parçalatıyorsun!

Bu cellatları da, kim bilir, kimlere parçalatacaksın?..

Fakat yâ Rahman!..

Adaletinle tecelli edersen hepimiz kül oluruz! Bize acı!

Resulü’ nün, Sevgilinin, Kainatın Efendisinin nurunu kaydeder gibi olduğu için bu hale gelen millete, rahmetinle, fazlınla, lütfunla tecelli et!

Yâ Kâdir!

Kundaktaki yavruyu gagasına almış, kaçıran leş kuşunu düşürüp çocuğu kurtarmak ancak senin kudretine sığabilir. Leş kuşlarının gagasında kundak çocuğuna dönen milletimi kurtar Allahım!

Ya Ma’bud !

Ömrümde tek vakit farz namazı kaçırdığımı hatırlamıyorum!

Ama tek vakit namazım olduğunu iddiaya da nefsimde kuvvet bulamıyorum!..

Huzurunda eğileceğime kaskatı kalıyorum ve duada ruh teslim edeceğime yatağımda kıvranıyorum! Sana kulluk gösteremeyen bu kulunu affet Allah’ ım! Eğer, yılları tesbih dizisince süren hükümdarlığımda Seni bir kere anabildim, Resulü’ ne bir an bağlanabildimse, duamı, o bir kere ve bir an yüzü suyu hürmetine kabul et!

Yâ Sübhan!

Şu titrek elleri, Kıyamet gününde sana “Ümmetim, ümmetim!” diye yalvaracak olan Habibinin eteğinde, şimdi “Milletim, milletim!” diye dilenen bu ihtiyarın duasını geri çevirme! Milletimi evvelâ “Ba’sü ba’de’l-mevtsiz” bir ölümle yok etmeye götüren sahte kurtarıcılar ve sahte kurtuluşlardan kurtar; ve ona bir gün gelecek kurtarıcıları, gerçek kurtuluşu nasip eyle!

Benim artık bu dünya gözüyle görebileceğim hiçbir saadet ümidim kalmadı.

Bari felâketi olsun bana daha fazla gösterme Allah’ım!

Ayakta duramaz, haldeyim!

Vadem ne gün dolacak Allah’ ım?

“Yeniden canlanmak için Avrupa Medeniyetini taklit değil, gücümüzün esası olan İslamiyet’ e dönmek gerekir.” “Onun ‘kızıl’ yahut ‘kırmızı sultanlığına, yani hunharlığına dair duyumlar ve yayınlarda bulunan İslâm ve Türk düşmanı yabancıların ve onlarla ağız birliği eden yerli garazkârların savundukları lafların iftira olduğunu söylemek, tarafsızlığa ve haklılığa ait olan bir vazifedir. Osmanlı Devleti’nin ve padişahlık kurumunun güç ve itibarını koruyamamışlardı.

İçinde bulunduğu sancılı sürecin en kritik padişahı olan Abdülhamid Han’ın gizemli dünyasını doğru anlamak ve keşfetmek, şüphesiz ki bugünümüze ve yarınımıza büyük ışık tutacaktır. Bu noktada, üstat Necip Fazıl Kısakürek’in, Abdülhamid hakkında vardığı hüküm cümlesi gayet keskin ve vurucudur: “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır. Ulu Sultan’ ın 99. Seneyi devriyesinde rahmetle anıyoruz. Dava yolunda makbul hizmetler dileği ile Allah’ a emanet olun.

Şeyda KÖŞKER

Bir cevap yazın

Yukarı