Simone De Beauvoir Ve Kadın

0
17

Hayatımızın birçok yerinde zorluklar yaşarız. Cinsiyet olarak düşünmezsek insan olarak yardım almamız gereken durumlar, ihtiyaç duyduğumuz çoğu zamanlar olmuştur. Ama maalesef bunu cinsiyetçiliğe düşürmek durumunda kalıyoruz. Toplumun bize lanse ettiği bizi sınırlandırıp,kısır döngüye soktuğu durum tamda cinsiyet kayırmadır. Bir erkeğe muhtaç olma duygusu, onunla bütünleşme ya da onsuz yaşayamama gibi düşünceleri eylemle bize empoze eden toplumdur. Peki bu toplumu oluşturanların çoğu kadın ya da erkek diyebilir miyiz? Bunu cevaplarsak sanırım cinsiyetçi olabiliriz. Yani zihniyetin aptallaştırıldığı kısmı yüzdelik dilimine ayırıp kendimizi cinsiyetimizle konumlandırmak ne kadar doğru olabilir ki? Şu dönemde sesimizi duyurmak için çabaladığımız  ve tek başımıza bir birey olduğumuzu karşı cinsle varolmadığımızı benle birlikte hemcinslerimde kadın olduğunu söylese de bir şey ifade etmiyor. Simone de Beauvoir’ye  yaşadığımız dönemdeki kadın hakları ve kadının birey olduğu düşüncesini borçluyuz. Yaşadığımız döneme göre cevaplarsak kadın nedir? Kadın unutulması gereken, düşüncelerinin , varlığının umursanmaması gereken,bir obje olarak görünen, hareketlerinin ve seslerinin kısılması gereken bir varlık mıdır? Simone de Beauvoir’nin döneminde kadın nedir sorusuna; kadın döl yatağından başka bir şey değildir diye cevap verilen bir dönem de yaşamıştır. Bizim dönemimizle kıyaslama yaparsak bizde bir ilerleme var. Ama öteki cinsin varoluş mücadelesinde tek bir kadın değil birçok kadın olmasına göre az ve olumsuzlukları diğer döneme oranla fazla oluyor. Simone de Beauvoir, tüm yok sayılmalara inat, kadının varlığını ataerkinin yüzüne vurdu. O dönem için kabul edilemeyecek bu hareketi gerçekleştirmekten vazgeçmedi. Öteki olarak görülen kadını,kendisinden başlayarak görünür kılmanın mücadelesini verdi. Çünkü Simone, kadının döl yatağından çok daha fazlası olduğunu biliyordu. O yüzden bunu anlatmaktan ve yazmaktan erkeğin dünyası onu alıkoyamadı. Haliyle bugüne , tüm kadınlara dokundu Simone de Beauvoir. Tüm dayatmaları, içine düşülen kapanın varlığının nedenini tek bir cümleyle özetledi; kadın doğulmaz, kadın olunur!

Beauvoir, 9 Ocak 1908 yılında Paris’te dünya’ya geldi. Gelenekselci bir aileye sahipti. Okuma yapmasına doğru düzgün izin verilmezken okudukları da hep sansürlendi. Fakat Simone, dayatma dolu hayatını kabul etmedi ve çok sürmeden sorgulamaya başladı. 110 yıl önce bugün dünya’ya Simone’un bu sorgulamaları, bugüne de ışık oldu.

Bu sorgulamalar renk konusunda da aydınlattı bizi ve bizim geleceğimiz olan çocuklarımıza da ışık tuttu. Kırmızı,pembe renkler her zaman kız çocuklarının kadınların rengiymiş gibi bakıldı. Renklerde bile kadınları ötekileştirdiler. Bunu kadınlar da yaptı. Eğitimsiz,bilinçsiz, kendi varlığının gücünün farkına varamamadan dolayı olabilir. Belki de işlerine öyle gelmesinden dolayı susarak karşı cinsin  gücüne bağımlı olma fikri  rahatlatıyordur. Renklerin cinsiyeti olmaz.

Tercihlerimiz, isteklerimiz kadın olarak sınırlanıyorsa özgür olamadığımız gibi baba, koca gibi varlıklara  erkek cinsine bağımlı yaşamamız dayatılıyor.Bir kadının gece dışarı çıkması kötü gözle görülüyor. Eğer başına bir şey gelirse ”gece dışarıda ne işi vardı” söylemleri kulaklarımızı dolduruyor. Yaşadığımız dönemde birçok haber , sosyal medya aracılığıyla bunlara tanık olduk. Belki de biz yaşadık ve sustuk. Ama amalarla başlayan cümleler olumsuz gibi görünsede ama biz bireyiz, ötekileştirilemeyiz hem hemcinsimiz hemde karşı cins ya da bu sıfatlar olmadan önemli bir insan tarafından ötekileştirilemeyiz. Bizim tercihlerimiz bizim sorumluluğumuzdur. Zorunluluklarımız bulaşık yıkamak, yemek yapmak, çocuk bakmak deyim yerindeyse saçımızı süpürge etmek değil. Bunlar bizim ve karşı cinsinde sorumluluğudur. Bir kadın yemek yapmayı bilmeyebilir. Örneğin, bir kadın ilk hamileliğini yaşadığında doğum yapmasını bilmez. Bunu deneyimler ve öğrenir. Aynı fiziksel örnek olmasa da bir erkek ilk çalışacağı iş yerinin kurallarını bilmez ve deneyimleyerek öğrenir.

Bir Genç Kızın Anıları kitabında Beauvoir: ”Bir gün annemin bulaşıklarına yardım ediyordum. Annem tabakları yıkıyor, ben kuruluyordum. Mutfağın penceresinden, itfaiye barakaları ile başka evlerin mutfakları görünüyordu. Bu mutfaklarda da başka kadınlar, tavalar ovuyor, tencereleri her gün temizlik, saatler boyu uzayan bir hiçlik; hiçlikten öte bir yere ulaşmayan bir sonsuzluk. Ben böyle yaşayabilecek miydim? Bir yandan tabakları dolaba yerleştirirken, ‘hayır’ dedim kendi kendime. Benim yaşantım, bir yerlere ulaşacak mutlak” derken çağın ötesine geçti aslında.

Düşünür kelimesi erkeğe ait görüldüğü için hiçbir zaman filozof denilmedi. Hiçbir anlatıda bu şekilde yer almadı. Sartre olmadan bir hiç gibi varlığı kabul edilemez gibi her biyografide  ikisi birlikte anlatıldı. Onunla anıldı. Feminist bir düşünür ve varoluşçu felsefeyi edebiyatta sürdürürken feminist yaklaşımını da bu şekilde yorumlayan Beauvoir, düşünsel alana birçok katkıda bulundu. Fakat düşünsel katkılarını kadınların hayatlarına yapmasından dolayı olacak ki düşünür denildiğinde adı sayılmadı.

Beauvoir, varoluşçu felsefedeki ben-öteki ilişkisini, kadın-erkek ilişkisine uyarlamaya çalıştı. Bu noktada varoluşçu feminist teorinin üreticisi oldu, çalışmalarıyla da bu alanı genişletti. Feministliğin ve anlamının günümüzde ve birçok dönemde  kadın yüceliği, baskınlığı olduğu sanılıyor. Eşitlik, erkeğin arkasında ya da önünde olma durumu değil, sadece yanında aynı seviyede olmadır. Erkeğin pozisyonunda olma, taklidi anlamında değildir. Bu kadının binevi kendinden uzaklaşması  demektir. İkinci Cins kitabındaki: ” İnsanlık erildir ve erkek kadını kendisi için değil, erkeğe göre tanımlar; kadın özerk bir varlık olarak görülmez. Erkek kadına referansla değil, kadın erkeğe referansla tanımlanır ve farklılaştırılır. Kadın rastlantısal olandır, özsel olana karşıt özsel olmayandır. Erkek öznedir(ben), mutlak olandır, kadın ise öteki cinstir” ifadesi de bu bağlantıyı kurmasının bir ürünüydü. Yaklaşım olarak da yanlış değildi, erkek, kadını kendisi için değil, erkeğe göre tanımlamaktaydı.

Beauvoir ,Sartre’ın düşüncelerinden etkilenmiştir. Hayatında da önemli bir yere sahiptir. Uzun süreli , bitmemiş ilişkileri olmuş ve birbirlerini kısıtlamadan her iki taraf da çok eşli hayatları seçip yaşayabilmişlerdir. Bunu kendilerine özgürlük ve mutluluk getireceklerini , hayatlarında ilişki olarak kim olursa olsun onlar birbirlerinin hayatlarında kalmaya ve önem vermeye iletişimi koparmamaya çalışmışlardır. ”Beauvoir’ın hayatından bir Sartre geçti” dersek olumlu bakışlar arasında olmayız. Bunun tam tersini söylersek baş parmak onaylı bir kağıt bile verebilirler. İnsan doğası hakkında yazanların pek çoğu erkektir. Erkekler değerlendirdikleri insan doğası karşısında, standart olarak erkekliği ele alırlar. Erkekler, kadınları bu standarttan nasıl ayırdıklarına göre tanımlanır. Erkek insan olarak tanımlanır, kadın ise dişi. Varoluşçu felsefeye göre insan doğayı aşabildiği sürece insandır. Bu felsefe ışığında bakıldığında erkekler kendilerini yeniden yaratmak, insanlık için bir şeyler icat etmek, dünyayı şekillendirmek gibi aktivitelerde bulunmuşlardır.

De Beauvoir, tam bir insan olabilmenin gereği olarak ileri sürülen yaratma, icat etme ve geleceği şekillendirme gibi eylemlerden soyutlandıkları için kadınların tarih boyunca tam-insan olarak kabul edilmediklerini iddia etmiştir. Ayrıca, varoluşu bir değer haline getirenin, değerleri yaratan erkek aktivitesi olduğunu, bunun sonucu olarak da Doğa ve Kadının ikincil konuma düştüğünü belirtmiştir. Bu düzen içerisinde kadının da doğayla, bilinmeyenle ve insan olmayanla özdeşleşmesi kaçınılmaz olmuştur. Fakat, yine varoluşçu felsefeye göre insan, var olduğu sürece yaşamı sorgulamak ve şekillendirmek, yaşama anlam katmak yükümlülüğü altındadır.

De Beauvoir, bir varoluşçu olarak kadının iki çeşit ruhsal seçim yapma şansına sahip olduğunu savunmuştur. Kadın toplum düzeninin ona sunduğu avantajlardan faydalanarak yaşamını korunan bir nesne olarak sürdürmeyi seçebilir. Bu durumdan kurtulup yeniden yaratmayı, özgürleşmeyi, tercihlerinin zorunluluk olmadığını sorumluluklarını bildiğini ve yaratıcı projelere imza atabileceğini savunmuştur.

Bize örnek olan anne ve baba figüründe kalıplaşmış, alışılmış görülen; kadın çalışmıyorsa erkeğe bağımlı ama erkek çalışmıyorsa kadına bağımlı olsa da değildir gibi görünür. Kadın bir nesne ya da öteki olmayı kabul edip bu durumu içselleştirirse hem zihnen hem ruhen zayıf düşecektir. Kadın bu rolü kendisine dayatılan bu rolü reddeder ve erkeğe biçilen rolü benimser taklit ederse , bu da kadınsallığını reddetmiş sayılacaktır. Bu durumda özgürleşmiş kadın konumunda mı oluyor? Erkeğin  konumunu özgürlük olarak mı görüyor? Erkeğe biçilen rol olan kendini gerçekleştiren projeleri hayata geçirirse kendisini nesne olarak görenleri özne olarak görmeleri için zorlamış olacaktır.

Beauvoir’den önce 1760-90 yılları arasında yaşamış olan filozof, kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft’tan biraz bahsetmek istiyorum. Çünkü çeşmeyi açıp suyu akıtan kişi Mary aslında devamını ise Simone getiriyor.

Mary Wollstonecraft , yaşadığı dönemde  erkeklerin baskıcı yanlarını ve kadınların özgürlüğünün ellerinden bırakmalarını şu sözlerle dile getirir; ”kadınların yiyecek ve içeceklerini çalışıp uğraşmalarına gerek kalmadan sağladıkları doğrudur. Fakat bunun bedeli, özgürlük ve erdemlerden yoksun kalmaktır.” Cinsiyetten kaynaklı özgürlük olanağını ise karşılaştırarak; ”eğitimin kadınlara bir zayıflık görüntüsü vermesine kanıt olarak askerleri gösterebiliriz, askerler de kadınlar gibi bilgiyle donanmadan ve zihinleri ilkelerle güçlendirilmeden yaşama başlar. Bu iki durumda sonuçlar benzerdir; askerler gündelik konuşmaların bulanıklığı içinde , yakalayabildikleri yüzeysel bilgileri yakalarlar, sıklıkla topluluk içine karışmaları da onları hayat bilgisi denen bilgiyle donatır. Ama toplumda kabul gören davranış biçimlerine ve gündelik hayatın sürdürülmesine yararlı bu bilgilerle insan yüreğine ilişkin gerçek bilgileri ayırt edemezler. Ama zaten spekülasyonla deneyimi karşılaştırma yoluyla yargının sınamasına tabi tutulmamış, keyfi gözlemin ham meyvesi böylesi bir ayrım gözetilmesinde işe yarar mı? Askerler de kadınlar gibi küçük erdemleri şaşaalı bir kibarlıkla yerine getirirler. Eğitimin benzerlik gösterdiği bu iki durumda cinsiyetten kaynaklanan bir ayrıma işaret edilebilir mi? Benim görebilidiğim tek ayrım, askerin daha fazla gözlem yapabilmesine olanak tanıyan özgürlük ayrıcalığıdır” diyerek görüşlerini  dile getirir ve günümüzde ilerlemenin kaynağını aydınlatmamızı sağlar.

Varoluşçuluk  konusuyla ilgili şu örneği vermek istiyorum. ”Den Byrsomme Mannen-Sorun Yaratan Adam” Norveç yapımı bir film; varoluşumuzdan, içinde yaşadığımız sisteme , oradan ikili ve toplumsal ilişkilere kadar birçok konu hakkında bizi düşündürtüyor. Öncelikle başında  ve sonunda gördüğümüz insanları bir hiçliğin ortasına bırakan ve uyum gösteremeyenleri geri götüren otobüs, kişinin ruh hali ile birlikte dünyaya gelişimizde ve dünyadan gidişimizdeki belirsiz yolculuğumuzun temsiline benziyor. Belirsizlikten ve hiçlikten kurtulmak isteyenler duvardaki bir çatlağın kurtuluş olduğunu düşünür. Rahme benzeyen bu çatlak , başka bir hayata geçişin, yeniden doğumun simgesi olduğu hissini uyandırır.

Kadını ötekileştiren, birey olmasını o düşünceyi engelleyen, güçsüz olduğu kanısını zihnine yerleştiren ve onun üstünde hakimiyet, güç kuran ilk kişi erkek mi kadın mıydı ve bu nasıl devam edildi? Kadın bu konumda Nietzsche’nin görüşüyle  sürü insan olmuş oluyor sanırım. Yoksa bu nasıl ilerleyip devam edilebilirdi ki? Bunun gibi soruları sadece varsayımlarla cevaplayabiliriz. Çünkü ilk susanı ve ilk göreni bilmiyoruz.


Zeynep Farah ÖZDEMİR

KAYNAKÇA

De Beauvoir, Simone,(1949),İkinci Cins

De Beauvoir, Simone,(1958), Bir Genç Kızın Anıları

Wollstonecraft, Mary,(1792) Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz